Geçen hafta, kafeteryada otururken, yan masada bir gurup vardı. İçlerinden birinin gözleri öyle hüzünlüydü ki. Bir müddet konuşmadı, belki de konuşamadı. Sonra derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.
“Kızlar size bir şey söylemeliyim. Yaklaşık olarak 3-4 aydır biri ile görüşüyorum. O benim yüreğime çok iyi geldi. O benim gönül dostum oldu. Pek çok konuda aynı fikirleri paylaşıyoruz. O kadar iyi anlaştık ki, evliliği hiç konuşmamıza rağmen, evlendiğimizde birlikte oturacağımız bir ev tuttu. Bana “evimizin perdelerini birlikte seçelim” dediğinde bile ona “ne diyorsun” demedim.
Sözlü ifade etmedik ama konuşmadan da yüreklerimiz öyle güzel anlaşmıştı ki… Her şey güzel gidiyordu. Planlarımız ve hayallerimiz vardı. Birkaç kez konuşma arasında çok da umursamadığı sırt ağrısından bahsetti. Hatta en son bir sohbet sırasında, o güzel yüzünde, sırtındaki ağrıdan kaynaklı acıyı gördüm. Ve doktora gitmesini şart koştum. Doktora gitmesi konusunda söz verdirttim.
Söz verdiği gibi doktora gitti. Tahlil, tetkik derken, ayrıntılı inceleme için İstanbul’a götürdüler. Dün tetkiklerin sonucu teşhis konmuş. Doktor en fazla 3 ay ömrü kaldığını söylemiş.
Kız kardeşi beni aradı, “artık abimin hastaneden ayrılması imkansız görünüyor. Ama sürekli seni sayıklıyor. O gelemez ama sen bu süreçte yanında olabilirsin” dedi ve ağlamaya başladı…
“Çaresizseniz, çare sizsiniz” diye okumuştum bir yerde... Muhteşem bir söz, sonra sahibini merak edip araştırdım. Behçet Necatigil’in sözüymüş. Gözleri hüzünlü kadın, sevdiği insanın hastalığı karşısında ÇARESİZ kalmıştı. Ve işin kötüsü ÇARE de olamıyordu.
Acıların en büyüğü insanın sevdiklerinin acısı ile sınanmasıdır. “ÇARESİZLİK” nedir bilinmeyen günlere kavuşmak dileğiyle...
Yorumlar
Kalan Karakter: