Bir ülkede adalet terazisi herkesi eşit tartmıyorsa, orada hukuk yalnızca kağıt üzerinde vardır. Son yıllarda toplumun geniş kesimlerinde yer eden bir kanaat var: Kim olduğunuz değil, kimin çocuğu olduğunuz belirleyici. Hele ki bir de arkanızda siyasi güç, bürokratik nüfuz ya da büyük bir servet varsa, yaptıklarınızın sonuçları başkalarıyla aynı olmuyor.
Sokaktaki vatandaş en küçük hatasında ağır bedeller öderken; “önemli” ailelerin çocukları için aynı şeyleri söylemek zor. Trafikte birinin hayatını hiçe sayanlar, şiddete karışanlar, kamu düzenini bozanlar… Eğer güçlü bir soyadına sahipseniz, dosyaların nasıl yumuşadığını, süreçlerin nasıl uzadığını, hatta bazen nasıl görünmez hale geldiğini görmek zor değil.
Bu durum sadece bir adalet sorunu değil; aynı zamanda toplumsal çürümenin de en açık göstergelerinden biri. Çünkü cezasızlık, suçu teşvik eder. “Nasıl olsa bir şey olmaz” düşüncesi, hukukun caydırıcılığını ortadan kaldırır.
Yakın zamanda gündeme gelen “vali oğlunun karıştığı olay” da bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Olayın kendisinden bağımsız olarak kamuoyunun tepkisi aslında çok şey anlatıyor: İnsanlar artık tek tek vakalara değil, bir sistematiğe itiraz ediyor. Çünkü benzer örnekleri daha önce de gördüler. Dosyaların nasıl sessizce kapandığını, mağdurların nasıl yalnız bırakıldığını unutmadılar.
Bu yalnızca bugüne ait bir mesele de değil. Farklı dönemlerde, farklı iktidarlarda ama benzer reflekslerle ortaya çıkan bir tablo bu. İktidara yakın olanlar için “koruma kalkanı” daha görünürken, diğer güçlü çevreler için de para ve ilişkiler devreye giriyor. Sonuç değişmiyor: Ayrıcalıklı bir kesim için fiilen farklı bir hukuk işliyor.
Oysa hukuk, en çok güçlüye karşı güçlü olabildiğinde anlam kazanır. Zayıfı ezmek değil, güçlüye sınır koymak adaletin asli görevidir. Eğer bir ülkede vali ile vatandaşın çocuğu aynı suçu işlediğinde aynı muamele görmüyorsa, orada adalet duygusu derin bir yara alır.
Bu yaranın en tehlikeli sonucu ise güvensizliktir. İnsanlar artık mahkemelere değil, sosyal medyaya başvuruyor. Çünkü seslerini duyurabildikleri tek yerin orası olduğuna inanıyorlar. Bu da kurumsal yapıya olan inancı aşındırıyor.
Bu düzen sürdürülebilir mi?
Asıl soru şu: Toplumun büyük çoğunluğu için “kurallar var”, küçük bir azınlık için “istisnalar” geçerliyse, bu çelişki bir gün mutlaka kırılır. Adaletin olmadığı yerde huzur olmaz. Ayrıcalığın olduğu yerde eşitlik olmaz.
Ve unutulmaması gereken en önemli şey şu:
Adalet, bir gün herkese lazım olur.
















